İstanbul Şehir Tiyatrolarında Orhan Alkaya’nın sahneye koyduğu, Matei Visniec’in yazdığı “Savaş ve Kadın”, içeriği ve evrensel söylemleri bakımından, belki de bu sene ilgiyi en çok hak eden bir oyun.

Öncelikle, oyunun broşürüne düşülen bir notla kendisini anlatmasına izin verelim: “Kendi ayrılıkçısına karşı dururken başkasının ayrılıkçısını öven, ondan yana olanların riya yüklü ikliminde, Savaş ve Kadın bir söz söyleyecek. İnsandan, kadından, barıştan, uzlaşma kültüründen yana bir söz…

“Çok etnisiteli bir toprakta, ‘yurttaş’ üst kimliğini buluşma noktası olarak seçen Türkiye’de, tarihin bu aralığında, alkışlarla ve/veya kızgınlık nidalarıyla karşılayabilirler Savaş ve Kadın’ı. Bizim beklediğimiz, daha çok dikkatli bir kulak kesiliş…”

savasvekadinSavaşın iki kadın yüzü

Bosna’da tecavüze uğramış bir kadın ile toplu mezar kazılarında ekibe psikolojik destek sağlamak adına Amerika’dan gelmiş, ama bu kazılar sırasında yüzleşmek zorunda kaldığı vahşetin sarsıntıları nedeniyle kendi psikolojisi bozulmuş bir kadın psikolog…

Her iki kadın da, farklı şekilde maruz kaldıkları şiddetle başa çıkabilmenin yollarını ararken; seyirci de, salondan girerken ki ruh halini, çıkarken bırakıyor ve gerçeklerle yüzleşiyor.

Oyunun başlarında, savaşta askerler tarafından toplu tecavüze uğramış kadının mağdur karakteri, sağlamaya çalıştığı psikolojik destekle onu ‘normalleştirmeye’ çalışan kadının da; güçlü, sağlam bir eğitim görmüş, ayakları yere basan, kuvvetli bir karakteri temsil ettiğini düşünüyorsunuz.

Savaş ve Kadın: Aslı İçözü ve Gülen Karaman

Ama ilerleyen sahnelerle aslında her iki kadının da, savaşın farklı cephelerinde şiddetine maruz kalmış; bu sarsılmışlıkla başa çıkabilmenin yollarını arayan iki mağdur olduklarını anlıyorsunuz.

 Tecavüze uğrayan kadın rolüyle Aslı İçözü’nün (Dorra) ve psikolog rolüyle de Gülen Karaman’ın (Kate) ortaya koydukları performansın, oyunun vermeye çalıştığı duyguyu pekiştiren düzeyde başarılı olduğunu kesinlikle belirtmek gerek.

 Özellikle, oyunun sonlarına doğru, iki kadının ‘kafayı çektikleri’, Dorra’nın Balkan halklarının karakteristik özelliklerini, o halklara ait müzikler eşliğinde sıraladığı sahnede, Aslı İçözü, rolündeki başarısıyla seyirciyi de kendinden geçiriyor.

Balkanlar her yerde var

Gerçekten oyunun doruk noktası olan bir sahne ki, bu sahnenin son tiradı olan “Balkanlar, her yerde var” sözü, kişisel olarak içimde, koskoca bir tufanın kopmasına neden oldu.

Öyle ki, Balkanlar’da yaşanan bu kopuş ve parçalanma, aslında sadece Balkanlara ait bir olgu değil. Bu söz, sahnenin bütününe bakıldığında, bu kadar etkileyici bir anlam kazanıyor zaten.

İnsanın kaçırmayıp aklında tutmak istediği onca sözle bezeli bir oyunun, sadece bir kez izlenerek yeteri kadar sindirilemeyeceği kanısındayım.

Sahneler arasındaki geçişlerin de, aslında belki bu nedenle yani izleyenlerin o sahnenin anlamını iyice düşünüp sindirebilmesi adına uzun tutulduğu da düşünülebilir.

Bunun maksatlı bir tercih olup olmadığını bilmemekle beraber, bu geçişlerde bütün salonun zifiri karanlık içinde kalması, oyunun karanlık psikolojisiyle de, çok uyumlu bir durum olmuş doğrusu.

 Bosna’da herkes aynı dili konuşur

Oyunun en önemli özelliklerinden biri, tarafsızlığın tarafını tutması. Tecavüze uğrayan Bosnalı kadın, kendisine tecavüz edenin hangi etnik gruba ait olduğunu bilmediğini özellikle üstüne basa basa vurgular. “Bana tecavüz edenler Boşnak mı, Sırp mı, Hırvat mı bilmiyorum. Çünkü bilirsin Bosna’da herkes aynı dili konuşur…”

Ortadaki suçun sadece bir gruba ya da bir millete ait olmadığını, bunun tamamen bir insanlık suçu olduğunu, işte tam da bu nedenle, insan olan herkesin bunun ayıbını ve utancını içinde duyması gerektiğini anlatan bir sahne.

Kadına saldırarak düşmanı çökertmek

İnsan bedeni, varlığının en önemli parçası. Bu bedene, kişinin iradesini ezip geçerek zorla ‘sahip olma’ durumu, o insanın varlığına, kişiliğine yapılan en büyük saldırıdır. Bütün savaşların taraf tutmaksızın hedefi olan kadının maruz kaldığı şiddet, aslında erkek egemen düzenin kendi erkekleri arasındaki bir hesaplaşmanın sonucu. Çünkü buradaki tecavüz olayının temelinde, cinsel açlık gibi bedensel bir tatminle tamamen alakasız olarak, sadece ve sadece düşmanın ‘kadınına’ saldırarak düşmanı çökertme arzusu yatmaktadır. Yani, kadın vücudu bir hesaplaşma alanı haline getirilmektedir. Erkek, penisini, sahip olduğu en değerli ve vurucu silahı olarak kullanır. Bunun ne kadar kalleşçe bir saldırı olduğu önemli değildir. Maksat bellidir: Freud’un dilinden konuşursak “komşunun karısına tecavüz ederek öç alma” durumu.

Erkek egemen toplumun kadın üzerinden hesaplaşması

Kadınların nasıl bir durumla yüzleşmek zorunda kaldıkları zerre kadar umursanmadan, erkek egemen toplumun kendi erkekleri arasındaki hesaplaşmanın bir aracı haline getiriliyor kadın bedeni.

Kan, şiddet, toplu mezarlar, tecavüze uğrayan, hamile bırakılan kadınlar… Hepsi de, belki savaş haberlerinden aşina olunan, aslında hep bildiğimiz gerçekler. Ancak, istatistiki bir veri olmaktan çıkıp gerçek insanların dramları olarak karşınızda durduğu zaman, bu kadar vurucu ve bu kadar yaralayıcı oluyor.

İşte o zaman anlıyorsunuz ki, yaşananlar gerçektir. Bir tiyatro oyunu olmasına rağmen, aslında izlediğinizin bir oyun olmadığını bilmektir, insanın içini bu kadar acıtan.

Ölüm ve tecavüzler birer istatistiki veri!

Rwanda’dan, Bosna’dan, Irak’tan, vb. pek çok savaş bölgesinden verilen haberlerde, ölümler, tecavüzler sadece birer istatistiki veri olarak kalıyor kulaklarımızda. Gerçek bunun çok daha ötesinde. İnsanları dinlemeyi unutmuş, savaşı sadece askeri havaalanlarından kalkan savaş uçaklarının sayısıyla ya da kullanılan asker ve silah gücüyle belirleyen çok mesafeli, buz gibi rakamlar yığını… Hangisi gerçekleri daha çok anlatıyor?

Bosna: Çok kültürlülüğün başkenti

Bosna, Avrupa’nın başladığı yer. Yugoslavya’da yaratılmak istenen çok kültürlülüğün bir arada yaşayabileceği idealinin ana damarıydı. Bosnalı olmanın bir etnik gruba ait olmak demek anlamına gelmediği, her etnik grubun kendinden bir parça bıraktığı kültür zenginliğinin şehri…

İşte bu yüzden, oyunun yönetmeni Orhan Alkaya’nın da söylediği gibi, Bosna’ya, Avrupa’nın başladığı yer denir. Oyun, sadece, kadın bedenin nasıl savaşların yeni cepheleri haline geldiğini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bu idealin de nasıl bir sarsıntıya uğratıldığını da derinlemesine hissettiriyor. Çok kültürlü ve çok etnikli bir düzende, yıllarca yaşamış olan bir ülkenin nasıl olup da darmadağın hale geldiği üzerine önemli sözleri olan bir oyun “Savaş ve Kadın”.

Taraf tutmayan, suçlamayan bir oyun

Bu düzenin bozulmasına neden olan bütün iç ve dış etkenlerle, tek bir tarafı tutmadan bütün tarafları suçlayan bir tespit yapıyor bu metin.

Emperyalist müdahalelerin güncelliği hala devam eden etkileri üzerine de yaptığı dokundurmalarla sadece Bosna’da değil, dünyanın pek çok yerinde sürüp giden savaşların da nedenleri üzerine söylemler üretiyor.

Oyunda, sadece Bosna’da değil, Irak’ta yapılmak istenenler üzerine de yorumlanabilecek söylemler oldukça fazla. Aslında savaşın ve acının tarihi o kadar ortak ki, üzerinden savaş geçmiş topraklarda hep benzer acıları görebilirsiniz.

Farklı olanın bir arada yaşaması zor mu?

Kimliğini ve ne/kim olduğunu bilip bu bilinçle yaşamaya çalışmak iyi güzel ama, ‘farklı olma’ duygusunun altının artık bir arada yaşamaya imkan vermeyecek boyutta, bu denli kalın çizgilerle çizilmesinin nasıl tehlikeli bir oyun olduğunu ispatlamadı mı Bosna?

Çok ince bir çizgi aslında bu bahsedilen. İnsanın kendi kimliğinin gerektirdiklerini yaşayabileceği özgür bir ortamın yaratılmasıyla, kimlikler arasındaki farkların birbirinin üstüne basmaya çalışırcasına bir üstünlük mücadelesi haline sokulması arasındaki ince ama hayati önemde bir çizgi…

Ayağın bir adımının dahi çizginin öte yanına taşması, toplumu, geri dönüşü imkansız karanlıkların içine sokabiliyor. Tıpkı Bosna örneğinde olduğu gibi.

Her şeyi sil baştan yapmak mümkün olabilir mi?

Bu anlamda oyunun son tiradı çok anlamlı. Bunca yaşanan zulümden, dökülen kandan, yaratılan düşmanlıktan sonra her şeyi yeni baştan kurmak istediğinizde, kurulan o yeni düzenin üzerinden kan lekelerini silmek, hiç de kolay olmuyor. Köprüler, barajlar, binalar tamir edilebilir, hatta yıkılıp yeniden inşa edilebilir ama, insanlar bu kadar kolay tamir edilebilir mi? Bunca acıyı yaşamış, birbirine bu kadar düşmanlaştırılmış insanlardan, tekrar bir arada, hiçbir şey olmamış gibi yaşamalarını beklemek, ne kadar mümkün?

Bu soruların cevaplarının öyle kolay verilebilir cevaplar olmadığı kesin. Örneğin bugün, her türlü politik engelin ortadan kalktığını ve barış yapıldığını düşünsek bile, bir İsrail-Filistin bir aradalığı nasıl mümkün olacak?

Yıllarca düşmanlık solumak

Yıllarca birbirine bunca düşmanlaştırılmış İsrail ve Filistin toplumlarının hiçbir şey olmamışçasına yan yana yaşamalarının nasıl sağlanacağı sorunu, her şey aşılsa bile ortada duracak ciddi bir problemdir. Yıllarca düşmanlığı soluyarak yaşamış toplumların ciddi olarak bir toplumsal rehabilitasyondan geçirilmesi gerektiği, bütün politik sorunlardan çok daha fazla üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçek aslında.

Savaşın rüzgarlarını estirmeye devam ettiği bir dünyada, savaş üzerine yazılmış daha nice oyunlar sahnelenecek, filmler çekilecektir. Ama şu bir gerçek ki, tarih boyunca yaşanan bunca savaş sonucunda, savaşın ne beter bir şey olduğunu anlayamamış insanlığa, hiçbir oyun, film ya da kitap bunu öğretemez.

Yine de insanlığın, ‘Savaş ve Kadın’ gibi rol yapmayan oyunlarla, savaşın nasıl kötü bir şey olduğunu, öğrenmeye değil ama, hep hatırlamaya ihtiyacı var.

İstanbul Şehir Tiyatrolarında Orhan Alkaya’nın sahneye koyduğu, Matei Visniec’in yazdığı “Savaş ve Kadın”, içeriği ve evrensel söylemleri bakımından, belki de bu sene ilgiyi en çok hak eden bir oyun.

Öncelikle, oyunun broşürüne düşülen bir notla kendisini anlatmasına izin verelim: “Kendi ayrılıkçısına karşı dururken başkasının ayrılıkçısını öven, ondan yana olanların riya yüklü ikliminde, Savaş ve Kadın bir söz söyleyecek. İnsandan, kadından, barıştan, uzlaşma kültüründen yana bir söz…

“Çok etnisiteli bir toprakta, ‘yurttaş’ üst kimliğini buluşma noktası olarak seçen Türkiye’de, tarihin bu aralığında, alkışlarla ve/veya kızgınlık nidalarıyla karşılayabilirler Savaş ve Kadın’ı. Bizim beklediğimiz, daha çok dikkatli bir kulak kesiliş…”

Zeren SOMUNKIRAN, bianet.org, 10 Aralık 2005

Tiyatrocu Aslı İçözü geçen yıldan beri “kendini fark etme” eğitimi veriyor. Bu eğitim temel olarak beden dilini iyi ve doğru kullanma amaçlı. İçözü “Oyuna Davet” adını verdiği bu projeyi daha önce akademisyenler üzerinde de uygulamıştı, yeni öğrencileri ise ev kadınları.

En son Şişli Belediyesi Çevre Gönüllüleri’nin organizasyonu sonucu ev kadınlarıyla buluşan İçözü, sosyoekonomik seviyesi düşük olan ev kadınları ve çocuklara yönelik çalışıyor çünkü buna daha çok onların ihtiyacı olduğunu ve yönlendirilmeleri gerektiğini düşünüyor. Gönüllüler sayesinde ulaşılması düşünülen kadın sayısı üç bin. Maddi durumu iyi olanlardan alınan kurs ücretleri sayesinde parası olmayanların da bu projeden yararlanması sağlanıyor. İçözü ayrıca her hafta Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki çocuklarla çalışıyor. Bu kursların sürekli düzenlendiği bir yer yok, her kurum kendi bünyesinde programlar düzenleyip İçözü’nü davet ediyor.
   
Bu projeye ne zaman başladınız?
Çapa Tıp Fakültesi’nin teklifi üzerine geçen yıl başladım. Dünyanın her yerinde bu tip programlar uygulanıyor. Çünkü gündelik yaşamda kendimizin farkında olamıyor, kendimizi yeterince ifade edemiyoruz. Bu oyun sayesinde bedenimizle barışıp, yaratıcılığımızı yeniden keşfedebiliyoruz.

Bu programlar ne kadar sürüyor?
8-12 saat arası değişiyor. Ev hanımlarıyla sekiz saat çalıştık. Geçen hafta Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki çocuklarla dört saat, Cerrahpaşa’daki doktorlarla 12 saat çalıştık.

Programdaki egzersizlerin hepsi birer oyun mu?
Benim oyun olarak nitelendirdiğim şeyler, yaklaşık 600 doğaçlama çalışmadır. Bunlar tiyatro eğitiminde de vardır. Çocuklukta da her şey oyunla öğrenilir ve belleklere daha köklü bir şekilde yerleşir. Bu egzersizlerin içinde çocuk oyunu olan körebe ve saklambaç da var.

Bu oyunların ne gibi yararları oluyor?
Gündelik hayatta aklımız bedenimizin önüne geçiyor. Sezgilerimizi hiçe sayıyoruz, beden dilimizi kullanmıyoruz. Bu oyunlar grupla iletişim kurmayı, kendinin farkında olmayı sağlıyor. Katılımcılar güvensiz oldukları noktaları keşfediyorlar. Örneğin Cerrahpaşa ve Çapa’daki akademisyenler ders verirken vücut dilini kullanmayı unuttuklarını, sağlıklı iletişim kuramadıklarını fark etmişler. Onlarla yaptığımız çalışmalarda tamamen beden kontağı üzerine yoğunlaşıyoruz.

En çok kimin bu programa ihtiyacı var?
Ev hanımlarının. Çünkü onlar çalışmadıkları için aile bireylerinin tüm sorumluluklarını üstleniyorlar. Kendilerinin hiç farkında değiller ve kendilerine değer vermiyorlar.

Sedef ALTINTAŞ, Milliyet Gazetesi, 13 Ocak 2004

E – 5 karayolunda Haliç Köprüsü’nü geçtiniz. Kimileri asri mezarlıkların üstünde yapılmış vızır vızır otoyollardan ayrılıyor, eski kentin surlarına doğru sapıyorsunuz. Edinekapı’ya geldiğinizde bazıları “restorasyon” görüp gıcır gıcır duvarlara dönüşmüş surları solunuza aldınız mı, bilmem kaç kilometre boyunca size eşlik ediyor taşlar ve kapılar. Solda surlar, sağda mezarlıklar. Dikkatlice bakarsanız sur duvarları arasında salınıp duran rengârenk bezler görebilirsiniz: Çadırlar, çamaşırlar, kilimler, halılar bir görünür, bir kaybolurlar. Roman vatandaşlarımızın mekânlarıdır oralar. İki duvar arasında, gözden uzak yaşar dururlar. Onların önünde, dış duvarların dibinde bostanlar yemyeşildir. Salata, havuç, turp, nane, reyhan, lahana… Ne isterseniz bulunur. Biraz ilerleyince de incirlikler başlayacaktır. Kentin göbeğinde harıl harıl çalışan tarım alanlarıdır bunlar.
    

Belgratkapı’dan surları diklemesine geçip eski kentin damarlarından birine girerseniz, İstanbul’un en eski yerleşim mekânlarından biriyle karşılaşırsınız. Buralarda yüksek yapılara izin yoktur neyse ki. İki katlı binalar çoğunluktadır. Daracık yollardan kimbilir kaç çeşme, kaç türbe, kaç camii, kaç mescit, kaç medreseye ulaşılır. Sinagogu da vardır, kilisesi de eski kentin. Mütevazı insanlar yaşar buralarda. Eski adıyla Samatya, yeni adıyla Kocamustafapaşa ahalisi “trend” bilmez, “style” bilmez, “in” bilmez, “out” bilmez. Yaşam kavgasını iyi bilir. Sessiz, sakin, kendi halindedir. 

Samatya adı, Bizans döneminden kalan “Psammatheia”, yani “kumluk” sözcüğünden gelir. O kumluk lafı da kıyıdaki Narlıkapı Kumsalı’nı işaret eder. Bir zamanlar, özellikle Ermeni balıkçıların yaptığı en güzel lakerdalar, en güzel çirozlar bu kıyıda yenirmiş. Şarapları da pek ünlüymüş o günlerin Samatya’sının… Çok değil, topu topu 50 yıl önce zengin bir etnik mozaik barındırırdı Samatya.

Demem odur ki, dünün Samatya, bugünün Kocamustafapaşa Mahallesi bir başka güzel İstanbul’dur.

Mahallenin göbeğinde, bir harabeye dönüşmeyi bekleyerek, Çevre Tiyatrosu dururdu bundan yaklaşık bir yıl öncesine dek.

Bir hafta önce bu mekânda Semaver Kumpanya perdelerini açtı. Bir pasaj içindeki Çevre Tiyatrosu, Semaver Kumpanya’ya dönüşürken yalnızca salonu, sahnesi olmadı değişen. Tüm pasaj adeta metamorfoza uğradı. Anahtarcının, kahvehanenin, büfenin, pasajdaki tüm işliklerin tabelaları değişti. Ahali var gücüyle bu değişikliğe alkış tutar, karınca gibi çalışan tiyatroculara nasıl yardımcı olacağını bilemezken, kimileri de çocuklarını ellerinden tutup bir şeyler öğrensinler diye, sahne üstatlarına emanet ediverdi. Semaver Kumpanya Kocamustafapaşa’da var olan enerjiyi açığa çıkardı sanki. Bu arada, pasajdaki dükkânlara yalnız İstanbul’da değil, tüm Türkiye’de eşi bulunmayan bir dükkân türü de eklendi: Kukla imalathanesi. Semaver Kumpanya’nın küçük ve büyük çocuklara sergileyeceği oyunlar için Karina Cheres, boy boy, renk renk kuklalar yapıyor bu dükkânda.

Semaver Kumpanya Işıl Kasapoğlu yönetiminde, Aslı İçözü Kasapoğlu’nun ve her ikisini yalnız bırakmayan dostlarının emekleriyle -sayısını bir türlü bilemediğim, ama 50’nin üstünde- gencecik tiyatrocularla çıkıyor bu sanatın arenasına. Belki bir ikisi dışında, hepsi sahnenin tozunu profesyonel olarak ilk kez yutacak olan bu pırıl pırıl gençler, eski Çevre Tiyatrosu’nda Shakespeare ustalarından başlayıp daha birçok oyun oynayacaklar. Bir okul Semaver Kumpanya.

Bütün bunların yanında, tıpkı Zuhal Olcay ile Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi gibi, Semaver Kumpanya da hiç bir maddi destek almadan -alamadan da denebilir- çıktı ortaya. Alın teriyle koca bir tiyatro salonu yepyeni yapıldı, bir tiyatro kitaplığı oluşturuldu, koca bir kadro kuruldu.

Türkiye’de yalnızca mucizeler inanılası geliyor insana.

Zeynep AVCI, Milliyet Gazetesi, 24 Ekim 2002

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.